İlham Verenler 4: Cumhuriyet Döneminde İz Bırakanlar

27 Nisan 2020

Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bir ülkenin savaş alanlarında kazandığı başarının, bilim ve kültür alanında da sürdürülmesi gerektiğine inanarak bir yandan yeni siyasal yapıyı biçimlemeye çalışırken diğer taraftan da bilim ve kültür alanındaki temelleri sağlam şekilde oluşturmak üzere çalışmayı ihmal etmemiştir.

İlham Verenler yazı dizimizin bu bölümünde Cumhuriyet döneminde yetişen ve Atatürk’ün açtığı yolda ilerleyerek Türkiye’de bilim, sanat, sağlık ve eğitim konusunda iz bırakan sekiz önemli ismi ele alıyoruz.

Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün Kurucusu Refik İbrahim Saydam

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni “çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için” mücadele ederken bunu birçok cephede başarmak zorundaydı. Bu cephelerden biri de “sağlık” cephesiydi. O dönemde sağlık alanındaki “komutan” Dr. Refik Saydam’dı. Dr. Saydam’ın, bu pozisyona gelmesinde yaptığı çalışmalar, sergilediği tavır ve kurmuş olduğu ilişkiler büyük rol oynadı.

Dr. Refik Saydam; Milli Mücadele döneminde görev almış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında Mustafa Kemal Paşa ile birlikte hareket etmiş ve 1920’de Büyük Millet Meclisi’nde yer almıştır. Tifüse karşı hazırladığı aşı, tıp literatürüne geçerek Birinci Dünya Savaşı Müttefik Alman Ordusu ile Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk askerleri tarafından kullanılmıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ve Cumhuriyet döneminin en uzun süre ile görev yapan Sağlık Bakanı Saydam, 14 yıl süren bakanlık döneminde önemli çalışmalara imza atmıştır. Görevde bulunduğu süre zarfında uygulanan politikalar sayesinde Türkiye’de sosyal devlet anlayışının sağlık alanındaki en iyi örnekleri verilmekle kalmamış, ayrıca ilerleyen yıllarda uygulanacak sağlık hizmetlerinin de temeli oluşturulmuştur.

Saydam, devletin sağlık teşkilatını kurmuş, doktor ve sağlık memuru yetiştirmeye önem vermiş, Numune Hastaneleri ve Verem Sanatoryumu’nu açmış, sağlık ve sosyal kanunlarını çıkarmıştır. Birçok ilde memleket hastaneleri, doğum ve çocuk bakımevleri, doktor ve hasta bakıcı yetiştirilmesine önem vererek sağlık kursları açmış ve tıp öğrencileri için yurtlar kurmuştur.

Refik Saydam’ın kurduğu en önemli kurumlardan biri Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Okulu’dur. 1928 yılında kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü hem bir araştırma hem de bir eğitim kurumu olarak Sağlık Bakanlığı’nın kilit organlarından biri olmuştur.

Koruyucu sağlık hizmetlerine büyük katkıları olan Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde tifo, dizanteri, kolera, veba, menengokok, stafilokok, boğmaca, brucella, nezle, BCG, difteri, tetanoz, kızıl, alüminyum presipiteli karma aşılar, lekeli humma, kuduz, çiçek, grip aşıları olmak üzere 17 farklı tip aşı üretilip, 35 farklı formülde ülke yararına sunulmuştur.

Dünya Tıp Literatürüne Girmeyi Başaran “İlk Türk Akademisyen” Hulusi Behçet

Bilinen en önemli Türk dermatolog Prof. Dr. Hulusi Behçet, Türk akademisinde “profesör” unvanını alan ilk kişidir. 1939’da “ordinaryüs profesör” unvanına layık görülen Behçet, deri ve zührevi hastalıklar alanında yaptığı birçok özgün çalışmayla kendi isminin yanı sıra Türkiye’nin adını da dünyaya duyurmuştur.

Uyuz hastalığı, parazitlerin tür ve cinsleri üzerine araştırmalarının yanı sıra frengi tanı ve tedavisi üzerine olan çalışmaları, bilim dünyasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca mantar hastalıkları, şark çıbanı, ham incir dermatiti, arpa uyuzu gibi ülkemizde sıkça görülen deri hastalıkları üzerinde araştırmaları dikkate değer nitelikte olmuştur.

Prof. Dr. Hulusi Behçet’in tüm dünyaca tanınmasını sağlayan hastalık ise şüphesiz kendi ismiyle anılan Behçet hastalığı olmuştur. 1937 yılında Behçet tarafından oral aft, genital ülser ve hipopiyonlu üveitten oluşan üçlü semptomu olan hastalarda tanımlanan hastalığın sonraki çalışmalarda çeşitli belirti ve bulgularla birçok sistemi etkileyen bir hastalık olduğu ortaya çıkmıştır.

Matematikte Bir Öncü: Kerim Erim 

Kerim Erim, Cumhuriyet matematiğinin önde gelen temsilcisidir. Aynı zamanda, bilimin ve aydınlanmanın, ülkemizin yaşamına yön verdiği tarihimizin en parlak dönemi olan kuruluş döneminin de bilim dünyasındaki karşılığı ve sembolüdür.

İstanbul Yüksek Mühendis Mektebi’ni bitirdikten sonra Berlin Üniversitesi’nde Albert Einstein’in yanında doktorasını yapan Erim, Türkiye’ye dönünce üniversite reformunu hazırlayan kurulda yer almıştır.

Türkiye’de yüksek matematik öğretiminin yaygınlaşmasında ve çağdaş matematiğin yerleşmesinde etkin rol oynayarak mekaniğin matematik esaslara dayandırılmasına öncülük eden Erim, ülkemizde bir matematik doktorası yöneten ilk bilim insanı unvanına sahiptir. Diferansiyel geometri, fonksiyonlar teorisi, elastisite ve plastisite konularında birçok öğrenci yetiştirmiştir.

Türkiye’de Gökbilimin Kurucusu Bir Bilim Kadını: Nüzhet Gökdoğan

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, ülkeye yol gösterici olarak bilimi kabul ederek Cumhuriyetimizin temeline oturtmuştur. Atatürk’e göre memleketin korunması, özgürlüğü ve bağımsız olması için gerekenler bilim ve irfan olmuştur. 

Çağdaş Türk kadınına cesaret veren bir özgeçmiş ve ilkle adını Türk bilim dünyasına altın harflerle yazdırmış bir deha olan Nüzhet Gökdoğan’ın Türkiye’de astronomi eğitimine ve astronominin yaygınlaşmasına katkıları büyüktür. Gökdoğan ayrıca Türkiye’de kadınların bilimdeki varlığının önemini ortaya koyan en önemli bilim insanlarından biridir.

Türk astronomisini bugüne ulaştıran astronomların başında gelen Gökdoğan, İstanbul Üniversitesi Astronomi kürsüsüne atanmış ilk Türk doçent olarak da başarılı bir kariyere imza atmıştır.

Türkiye’nin ilk astronomu, ilk kadın dekanı ve ilk kadın senatörü olan Gökdoğan, Astronomi Bölümü’ne 46 yıl hizmet etmiş, bu süre içerisinde 11 adet doktora tezi yaptırmış, bazıları çeviri olan çeşitli ders kitapları yazmıştır. Ulusal ve uluslararası dergilere çeşitli makaleler hazırlamıştır. Türk Astronomi Derneği’nin ve Türk Matematik Derneği’nin kurucularından olan Gökdoğan ayrıca Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin (TÜKD) kurucuları arasında da yer almaktadır. Türk Soroptimist Derneği’nin kurucularından olup uzun yıllar başkanlığını yürütmüştür.

Türkiye’nin Einstein’ı: Oktay Sinanoğlu

Ömrünü bilime ve Türkçe’nin gelişmesine adayan, 28 yaşında “Dünyanın en genç profesörü” unvanını kazanan ve “Türk Einstein” olarak tanınan Kimya Mühendisi Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, bilim hayatı boyunca kuantum fiziği ve kimyası, moleküler biyoloji ve matematik alanlarında yüzlerce teorem geliştirerek dünya bilim literatürüne önemli katkılarda bulunmuştur.

ABD’de 1956’da, Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley) Kimya Mühendisliği’ni de birincilikle bitiren Sinanoğlu, 1957’de Massachusetts Institute of Technology (MIT)’den de birincilikle mezun olarak Yüksek Kimya Mühendisi olmuştur. Berkeley’de 1959’da “Kuramsal Kimya” üzerine doktora yapan Sinanoğlu, iki yılda tamamladığı doktora sürecinde, ABD Atom Enerjisi Merkezi’nde araştırmalarda bulunmuştur. 1961’de Harvard ve Yale Üniversitelerinde genç yaşta dersler veren Sinanoğlu; yeni buluşlarını, verdiği dersler ve yayınlarıyla dünyaya tanıtmıştır.

Yale’de eğitim verdiği sürece “Atom ve Moleküllerin Çok-Elektron Teorisi”, “Çözgeniter Kuramı”, “Kimyasal Tepkime Mekanizmaları Kuramı”, “Mikrotermodinamik” ve “Değerlik Kabuğu Etkileşim Kuramı” gibi alanlarda çalışmalar yürütmüş, matematik teorilerine dayanan “Sinanoğlu İndirgemesi” adını verdiği yöntemi yayınlamıştır. DNA’ların şifresini çözerek bilinmeyen türden canlılar oluşturmanın teorisini kurmuştur. Bilim hayatı boyunca kuantum fiziği ve kimyası, moleküler biyoloji ve matematik alanlarında yüzlerce teorem geliştirerek dünya bilim literatürüne önemli katkılarda bulunmuştur. Sinanoğlu aynı zamanda dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biridir.

26 yaşında profesör olan Sinanoğlu, iki yıl sonra 1963’de “Dünyanın En Genç Profesörü” unvanını kazanarak New York Times gazetesinde “28 Yaşında Yale’in En Genç Kimyacısı” haberiyle de adından söz ettirmiştir.

Nobel Kimya Ödülü’ne iki kez aday gösterilen Sinanoğlu, Türkiye’de kuramsal kimyanın gelişmesinde öncülük etti. 1973’de Almanya’nın en önemli ödüllerinden biri olan Aleksander Von Humboldt Bilim Ödülü’nü kazanan ilk kişi olarak tarihe geçen Sinanoğlu, 1975’te Japonya’nın Uluslararası Sekin Bilim Ödülü’nü kazandı ve aynı yıl, özel kanunla kendisine “Türkiye Cumhuriyeti Profesörü” unvanı verildi.

Bir Eğitim Dahisi: Hasan Ali Yücel

Öncelikle bir öğretmen, eski Mili Eğitim Bakanı, Türk eğitim tarihinin yapıtaşlarından Köy Enstitüleri’nin fikir babalarından biri olan Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet Dönemi’nin çok yönlü kişiliğe sahip seçkin bir eğitim, kültür ve siyaset adamıdır.

Hasan Ali Yücel 28 Aralık 1938’de, ikinci Celal Bayar Hükümeti’nde Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Köy Enstitüleri’nin kurulması, dünya klasiklerinin Türkçe’ye tercüme edilmesi ve ilk resmî Türkçe ansiklopedisinin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşti. Devlet Konservatuvarı’nın kurulmasında, Türkiye’nin UNESCO’ya girişinde ve Üniversiteler Yasası’nın çıkartılmasında da önemli katkıları oldu. 

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda okuma yazma oranının yüzde 5’i bile geçmemesi ve nüfusun yüzde 80’inin köylerde yaşaması, oralarda eğitim seviyesini yükseltme ihtiyacı doğurmuştur. Bu ihtiyaca cevap vermek için gereken eğitim, kültür, siyasi ve sosyal altyapının sağlanması görevi, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e düşmüştür. Yücel, 1940 yılı itibarıyla, tarıma elverişli köylerde Köy Enstitüleri’nin kuruluşu ve gelişiminde İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte çalışarak şiddetli muhalefete karşı bu görevi başarıyla yürütmüştür. Köy Enstitüleri kısa ömürlü olmasına rağmen Türk eğitim sistemine farklı bir bakış açısı getirmiştir. Toplum tabanını oluşturan köyün iktisadi, zirai, kültürel, sosyal ve teknik gibi pek çok alanda gelişme ve ilerlemesini sağlaması dolayısıyla hiçbir kurum, enstitüler kadar çok boyutlu olmamıştır.

Köy Enstitüleri’nden yaklaşık 1600-1700 kız öğrenci mezun olmuştur. 1.400 sağlıkçı, 17.300 öğretmen, 8.500 eğitmen yetişmiştir. Kuruluşunun üzerinden 80 yıl geçse de ezberciliği reddeden, özgür, aktif yurttaşlar yetiştirmeyi hedefleyen bu kurumlar günümüzde hâlâ hatırlanıyor.

Göklerin Kızı: Sabiha Gökçen

Atatürk, Milli Mücadele’yi izleyen yıllarda, havacılığın bütün dünyadaki önemini görmüş; Türk gençliğine havacılık aşkını aşılamak, hava sporunu memleket yüzeyine yaymak, sivil havacılığın gelişmesine öncülük etmek ve millî savunmanın alt kademelerinde yardımcı, hazırlayıcı ve geliştirici rol oynamak amacı ile Cumhuriyet’in ilânından iki yıl sonra, “Tayyare Cemiyeti” adı ile bugünkü Türk Hava Kurumu’nun temelini atmıştır.

Atatürk anne ve babasını kaybeden Sabiha Gökçen’i 1925 yılında Bursa gezisi sırasında evlat edinmiş ve “göklere bağlı” anlamına gelen “Gökçen” soyadını vermiştir. Atatürk’ün Türk kadınının her alanda başarılı olabileceğine inandığını göstermek için Gökçen’i yetiştirdiği bilinmektedir. 

Sabiha Gökçen, sadece ilk kadın Türk pilot değil aynı zamanda dünyanın ilk kadın savaş pilotu olmuştur. Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’nda okuyan Gökçen, 1936’da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başlamıştır. O yıllarda kızların askeri okullara kabul edilmemesi bile onu durduramamış ve Sabiha Gökçen başarılı bir savaş pilotu olarak adını tüm dünyaya duyurmuştur.

1. Tayyare Alayı’nda görev yaptığı sırada birçok askeri harekâta katılan Gökçen, 1937 yılındaki Dersim Harekatı’na savaş pilotu olarak katılmıştır. Kariyeri boyunca 32’si muharebe görevi olmak üzere 8.000 saate yakın uçuş gerçekleştirmiştir. 1996 yılında dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri seçilerek kariyerinin en büyük ödülünü, Amerikan Hava Kurmay Koleji’nin mezuniyet töreninde düzenlenen Kartallar Toplantısı’nda Macwell Hava Üssü’nde almıştır. Bu ödülü alan ilk ve tek kadın olma unvanına sahip olmuştur.

Yaşamı boyunca Türk havacılığına büyük katkılarda bulunan Gökçen, Türk kadınının dünyadaki pozisyonunu yükseltmek için çalışmıştır. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçan Gökçen, son uçuşunu 1996’da 83 yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon 2000 uçağıyla yapmıştır.

Tüm dünyada “Göklerin Kızı” olarak ün salan Gökçen, toplumsal normların çizdiği sınırları aşabilen ve hayallerinin peşinden giden çağdaş bir Türk kadını olarak adını tarihe yazdırmıştır.

Sanatın Çok Yönlü Dahisi: Abidin Dino

Sanatın halka yol gösterici olması ve toplumcu bir duruş sergilemesi gerektiği uzun yıllardır tartışılan bir konu oldu. Özellikle Türkiye’de ülke politikaları ve siyasetle paralel bir çizgi izleyen sanat, Atatürk’ün ilerlemeci tavrı içerisinde kendine açılım olanağı buldu ancak ulusala dair sanat yapmak isteyen ve Batı tarzını içselleştiren iki farklı görüş arasında ayrılmalar gerçekleşti. Abidin Dino da böyle bir ortamda farklı sanat kollarında örnekler vererek Türk resminin öncüsü haline geldi.

Çok yönlü bir sanatçı olan Abidin Dino, çağdaş Türk resim tarihinde D Grubu ve Yeniler Grubu adlarıyla anılan sanat topluluklarının öncülerinden oldu. İlk yıllarda Picasso’nun etkisinde kalan ancak daha sonraları özgün ve yerel bir üslup kazanan sanatçı, resimlerinde işçi ve köylü tiplerini özgün bir üslupla işledi. Türk resim sanatına toplumsal gerçekçi bir kavram kazandıran Dino, Türk resmini ulusallaşma çabaları içinde farklı bir yere taşıdı.

Dino, Türkiye’nin yanı sıra Fransa, Cezayir, ABD gibi ülkelerde sergiler açmış, yurt dışında “Fransa Plastik Sanatlar Birliği Onursal Başkanlığı”, “New York Dünya Sanat Sergisi Danışmanlığı” gibi görevler üstlenmiştir. Bir yandan resim, karikatür ve edebiyat ile de ciddi bir uğraş içinde olan sanatçı, sinema alanına da ilgi duymuştur. Dino, aydınlar için bir “sanatçı simgesi”, edebiyatçılar için “Anadolu’nun görsel ozanı”, sanatçılar için ise “toplumsal değerlerin sözcüsü” olmuştur.

Cumhuriyet’in büyük mirasının değerini yansıtan daha onlarca örnek var. Cumhuriyet’in değerlerinin geleceği aydınlatan ışığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 100’üncü yıl dönümünde daha da büyük anlam taşıyor. Türkiye, geleceğe giden yolda onların ışığıyla aydınlanmaya devam edecek.

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir