Çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz var!

24 Nisan 2014

23 nisan blog post

Her gün yüzlerce uzman, yaratıcılık ya da yenilikçilik üzerine binlerce makale yazıyor, röportaj veriyor, konuşmalar yapıyor. Her biri içinizdeki yaratıcılığı ya da yenilikçi ruhu nasıl ortaya koyabileceğinizle ilgili bir dolu öneriyle dolu… Ama belki de “yaratıcı” enerjiyi o kadar da uzakta aramaya gerek yoktur… İhtiyacınız olan enerjiyi bulmak için, sadece kendi geçmişinize dönmeniz yeterlidir?

Şimdi biraz düşünelim… Okul öncesi yıllarımızı… Günlük hayatın rutinleriyle henüz tanışmadığımız o “özgür” yılları… O yıllarda kurduğunuz hayalleri düşünün örneğin. Gelecekte ne yapmak, ne olmak istediğinizi… Sonra ürettiğiniz “eserleri”. Yani çizdiğiniz tüm o resimleri, sözlerini uydurduğunuz şarkıları, oyun oynarken girdiğiniz rolleri…

Kabul edelim, çocukken hepimiz daha yaratıcıydık!

Picasso, “Her çocuk bir sanatçıdır. Asıl sorun büyüdükten sonra o sanatçıyı yaşatmaya nasıl devam ettireceğidir.” derken oldukça haklıydı aslında… Son yıllarda Minnesota Üniversitesi’nde insan çocuk beyninin gelişimi üzerine araştırmalar yürüten bir uzman olan Dr. Stephanie Carlson, çocukların zamanının üçte ikisini hayal dünyasında geçirdiğini söylüyor. Bu da demek oluyor ki, Einstein’ın da yaratıcı olmak için “çocuk gibi” düşünmeyi öğrenmek gerekliliğine dikkat çekmesi bir tesadüf değil, bilimsel bir gerçeklikti.

Picasso’nun da söylediği gibi yetişkinlik döneminde “yaratıcılık” hakkındaki inançlarımız bir anda değişmeye başlıyor. Yetişkinler dünyasında yaratıcılık ya da yenilikçilik sadece “seçilmiş” insanlarda bulunan biraz mistik özellikler gibi görülse de, bunların “çocukluk” döneminin doğal birer özelliği olduğunu unutuyoruz.

Oysa yaratıcılık denizdeki dalgalar gibidir…

Kimi zaman yükselir, kimi zaman da azalır. Hiçbir zaman aynı düzlem de ilerlemez. Ve ne gariptir ki ne zaman yaratıcı ya da yenilikçi tarafınıza ihtiyacınız olsa, o hep sizden kaçma eğilimindedir. Boş bir kağıda ya da bilgisayar ekranına saatlerce bakarsınız da arzu ettiğiniz gibi tek bir fikir gelmez aklınıza…

Peki, ne oluyor da henüz küçücük bir çocukken her daim bizimle birlikte olan yaratıcı ruhumuz, her geçen gün bizden uzaklaşıyor? Ya da içimizdeki o yaratıcı çocuğu yeniden ortaya çıkarmak mümkün mü?

Evet, mümkün!

Her ne kadar başta imkansız görünse de, yetişkinlerin içindeki “yaratıcı” çocuğu yeniden ortaya çıkarması o kadar da güç değil aslında. Tıpkı Einstein’ın söylediği gibi “çocuk gibi” düşünmeyi hatırlamakta yatıyor işin sırrı. Peki çocukken nasıl mı düşünüyorduk? Biraz hatırlayalım o zaman…

İşe ilk olarak merak ederek başlayabilirsiniz. Socrates, “Merak etmek bilgeliğin ilk adımıdır” der. Küçük bir çocukken etrafınızda gördüğünüz her şeyle ilgili nasıl bir merak içinde olduğunuzu hatırlayın. Çocukların o bitmek bilmez öğrenme iştahı ve hayat enerjisi, yetişkinliğe doğru azalır ve hatta kimilerinde tükenme noktasına gelir. Yerini gündelik alışkanlıklara bırakır. Bu enerjiyi yeniden canlandırabilmeniz için yapmanız gereken, etrafınızdaki her şeye bir çocuğun penceresinden bakmak olabilir. Örneğin bir gün boyunca gördüğünüz her şeyi “bir çocuk” gibi sorgulayın. Gördüğünüz şeyler ve karşılaştığınız olaylarla ilgili kendinize alışılmışın dışında sorular sorun. Sonra aldığınız tüm cevapları bir günlüğe kaydedin.

İkinci olarak “imkansız” denilen kavramı yok edin. Zen ustası Shunryo Suzuki, “Yeni başlayanların aklında birçok olasılık vardır. Uzmanın aklında ise sadece birkaç tane…” der. Çocukluktan çıkıp “büyümeye” başladığımızda yapabileceğimize inandığımız şeylerin sayısı da giderek azalır. Beş yaşında astronot olmayı hayal eden bir çocuk, 20 yaşına geldiğinde bir şirkette Finans Direktörü olmanın hayallerini kurmaya başlar. Çünkü insanlar çocukken kendi hayallerinin peşinden koşarken, büyüdükçe diğerlerinin kendisi için kurduğu hayalleri gerçekleştirmeye çalışır. Oysa yaratıcılık hiçbir zaman “sınır”la aynı cümle içinde kullanılamaz.

İşi oyuna dönüştürün

Yetişkinler dünyasında “ciddi” ve “kontrollü” olmak normal olarak karşılanırken, “eğlence” ve “oyun” iş hayatının dışında kalması gereken aktiviteler olarak belirlenmiştir. Oysa günümüzde birçok şirketin iş hayatının içine “oyunu” dahil ettiğini biliyoruz. Özellikle büyük teknoloji şirketleri çalışanlarının eğlenerek çalışabileceği çalışma ortamları yaratma konusunda oldukça sıkı çalışıyor. Elbette her şirketin çalışanları için böyle bir iş ortamı yaratması mümkün değil. Öyleyse çalışanların kendi “alanları” içerisinde yaratıcılığını artıracak bir ortam yaratması gerekiyor. Gün içerisinde en fazla vakit geçirdiğiniz yer olan çalışma masanızı ve çevresini daha renkli, daha enerjik hale getirmeniz oldukça kolay. Kimi zaman sadece ayağa kalkıp etrafta amaçsızca dolaşmak bile içinizdeki yaratıcı enerjinin harekete geçmesine imkan tanıyabilir.

Çocukların yetişkinlere nazaran en önemli artılarından biri de asla “zannetmemeleri”dir. Çünkü zihinlerinde yıllardan beri oluşan yargılar, düşünce kalıplarına yer yoktur. Bu nedenle farklı durumlar için yepyeni perspektifler geliştirebilir, olaylar karşısında herkesi şaşırtacak yorumlar yapabilir, bir konuyla ilgili aklınıza bile gelmeyecek sorularla karşınıza gelebilirler. Dünya hakkında az bilgi sahibi olmak, yetişkinler dünyasında bir zayıflık olarak nitelendirilse de, çocuklar için öğrenme iştahının kaynağı ve merak etmenin en büyük yardımcısıdır.

Elbette yetişkinler olarak bildiklerimizi unutmamız, bize sıkıcı gelen sorumluluklarımızdan kaçarak kendimizi oyuna adamamız ve meraklı sorularımızla etrafımızdakileri hiç durmadan sorgulamamız mümkün değil. Ancak aradığımız “yaratıcılık” ve “yenilikçilik” ruhunun, tüm kitapların, seminerlerin, makalelerin ötesinde önce kendi içimizde olduğunu hatırlamakta da fayda var.

Bunun için ilk adımı atmaya tüm dünya çocuklarına armağan edilmiş bir günden daha doğru ne zaman olabilir?

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nız kutlu olsun!

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir