Bilim Dünyasında Kadının Gücü

8 Mart 2019

Tarih boyunca bilimsel gelişmelere katkıları olduğu halde, kadınların yaptığı çalışmalar çok az kabul gördü, gölgede kaldı ya da zaman zaman görmezden gelindi. Hepimiz erkek bilim insanlarının isimlerini kolayca sayabiliriz. Peki ya Ada Lovelace? Hypatia? Ya da Marie Curie veya Hildegard?

Ama herkese aynı mesafede duran bilim, tarafsız ve cinsiyetler üstü bir alan. Ve gün geçtikçe kadınlar bilim için çalışmaya ve üretmeye, isimlerini tarihe yazdırmaya devam ettiler ve her zaman da edecekler. Çünkü dünyanın bilime, bilimin de kadınlara ihtiyacı var.

Biz de Kadınlar Günü’nde bu yazımızı geçmişten günümüze bilime değerli katkılar sağlayan kadın bilim insanlarına ithaf ediyoruz.

Emilie du Chatelet (1706 – 1749)

Devrinin oldukça ilerisinde bir filozof, bir bilim insanı, bir dilbilimci ve bir metamatikçiydi. İstediği şey, o yıllarda kadınların sahip olamadığı özgürlüktü; bilimsel çalışma yapma özgürlüğü.

27 yaşında matematik ve fiziğe ilgi duymaya başlayan Madame Chatelet’nin fikirleri oldukça iddialı ve sıradışı bir hal almıştı. İçinde yaşadığı zamanın tüm koşullarına rağmen zamanının en cesur bilim insanlarından biriydi. Neden mi? Çünkü Newton’da bile kusurlar bulmaya başladı. Newton fiziğinin hatalarının olabileceğini düşünüyordu. Newton’un meşhur formülü olan, kinetik enerjinin hızla doğru orantılı olduğunu yazarken, Chatelet bunu eleştiriyor, Gottfried Wilhelm Leibniz’in savunduğu, enerjinin kütlesiyle hızının çarpımının karesi olduğunu benimsiyordu. Hem de Akademi tarafından dışlanmayı göze alarak…

Çevresindekileri dehşete düşüren ve zamanının ötesinde düşünen bu kadın, yaşadığı dönemde kadınların bilimin içinde asla yer almaması da göz önünde bulundurulursa, söylemlerinin kanul görmesi için ölümünün üzerinden neden 100 yıl geçmesi gerektiği anlaşılabilir. Ve sonunda, Enstein, Chatelet’nin bu fikrini kullanarak enerji ve kütleyi ışıkla bir araya getirdi.

Caroline Herschel – Gök Bilimci (1750-1848)

Almanya’da doğan Caroline Herschel, 22 yaşında, ağabeyi William’ın İngiltere’nin Bath şehrinde şarkıcı olarak eğitim görüyordu, ancak tam da bu sırada iki kardeşin yaşamının ilgi odağı astronomi oldu. Uzun yıllar ağabeyi William’ın asistanı olarak çalıştı, gökyüzünü gözlemleyerek bunları kaydediyor ve ağabeyinin gökyüzünü gece izleyebilmek için daha doğru lensler geliştirmesine yardımcı oluyordu. Bu süre içinde yaklaşık 2.500 yeni nebula ve yıldız kümesi kaydettiler.

Kendi çapında bir gök bilimci olarak, Caroline bir kuyruklu yıldız keşfeden ilk kadındı. Çalışmaları duyulmaya başladıktan sonra William’ın asistanı olarak, 1787’de 3. Kral George III bilimsel çalışma için maaş ödenen ilk kadın yaptı. Toplamda 14 yeni nebula, sekiz kuyruklu yıldız keşfetti ve Flamsteeds Atlas’a 561 yeni yıldız ekledi.

Günümüzde adı hala kardeşi William Herschel gibi bilinmese de, Caroline’ın astronomiye olan katkısı sayısız defa onurlandırıldı. Örneğin 1838’de Kraliyet Astronomik Topluluğu’ndan ilk defa bir kadına Altın Madalya verildi. Gök bilimin kapılarını zamanının kadınlarına açan Herschel’in Ay’da bir krateri ve onun adını taşıyan bir uzay teleskobu bile var.

Mary Anning – Fosil Avcısı (1799-1847)

Sıra tarihi aydınlatma konusunda kusursuz çalışmalarıyla tanınan bir isimde: Mary Anning. Yaşamını sürdürdüğü 19. yüzyıldaki yaşam koşulları şüphesiz bazıları için zordu, ama özellikle kadınlar için daha da zordu. Ancak bu durum Mary Anning’in başarılarını durdurmaya yetmedi. Hatta onu tetikledi.

Deniz kenarı bir kasabada yaşayan Mary’nin babası ona fosil toplamayı öğretmişti. Buldukları fosilleri cilalayıp turistlere satarak geçiniyorlardı. Babasının ölümünden sonra ailenin tek gelir kaynağı bu fosiller olmuştu. 1811’de kardeşi Joseph bir kafatası buldu ve birkaç ay sonra, sadece 12 yaşındayken, Mary fosilleşmiş iskeletin geri kalanını keşfetti. Fosilin bir timsahın kalıntıları olabileceği düşünülüyordu, ancak bilimsel çevreler ortaya çıkardı ki, bu fosil 200 milyon yıl öncesine ait bir ihtiyozora aitti ve bir dinozorun ilk tamamlanmış olarak kayda geçti.

Anning, hayatının tamamını yaşadığı kasabanın, -şu anda Jurassic Sahili olarak biliniyor- kumsallarını arayarak geçirdi. Anning’in başarısı, fosillerin yerini saptamadaki ustalığıyla sınırlı değildi. Onları büyük bir özenle, hiç zarar vermeden çıkarabiliyordu. Sırf Plesiosaurusu (şu an Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nde sergilenmekte) kazıp çıkarmak için on yıl sabırla çalışması gerekti. Eğitimsiz olduğu halde bilim adamlarının çok işine yarayan çizimler ve tanımlar yaptı.

Dünya’nın İncil’e göre başladığına inanılan bir zamanda, eski taşların derinliklerine gömülü olan 200 milyon yıllık fosillerin ortaya çıkması, yaratılış öyküsüne aykırıydı ancak o çalışmaktan vazgeçmedi. Anning’in alışılmadık ve genellikle tuhaf keşifleri, bilimsel düşünceyi, dogmatik hikayelerden uzaklaştırmaya yardımcı oldu ve Paleontoloji bilimini doğurdu.

Lise Meitner – Fizikçi (1878-1968)

Zamanının özel ama bir o kadar az bilinen isimlerinden birine geldi sıra: Lise Meitner. 1930’larda bilimde çalışmasına izin verilen az sayıdaki kadından biri ve aynı zamanda Almanya’daki en önde gelen nükleer bilim insanı Meithner Avusturyalı ve Yahudi kadın bir fizikçi. Çekirdek füzyonu kavramını ortaya attı ve çekirdek bölünmesi için teorik temelleri yani kısaca nükleer fizyonu buldu. 1912 yılında Almanya’nın ilk kadın profesörü oldu. Ama yaptığı çalışmalar 28 yıllık çalışma arkadaşı Otto Hahn tarafından sahiplenildiği için, zamanında pek tanınmıyordu. Öyle ki 1944 yılında Nobel Kimya Ödülü fizyonu keşfetmesinden dolayı Otto Hahn’a verildi.

Nükleer fizik alanındaki çalışmaları için iki Nobel ödülü kazanan ve adını kimyasal bir elemente veren Marie Curie’nin aksine, kelimenin tam anlamıyla bilim dünyasına boyut atlatan Lise Meitner’in keşifleri çok az biliniyor.

Albert Einstein onu “Almanya’nın Marie Curie’si” olarak tanımlasa da, ölümünden yalnızca iki yıl önce 1966 yılında ABD Atom Enerjisi Komisyonu tarafından Enrico Fermi Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödülü alan ilk kadın olarak tarihe geçti. Ayrıca 1997 yılında 109 nolu elementin adı onun anısına “Meitneryum” olarak kabul edildi.

Barbara McClintock – Genetisyen (1902-1992)

Eğer günümüzde hücre genetiğinden bu denli detaylı olarak bahsedebiliyorsak, bunun Barbara McClintock sayesinde olduğunu söylesek abartmış olmayız.

Kolej eğitiminin kızlara uygun olmadığını düşünüldüğü dönem, lisans öğrencileri için sadece bir genetik dersi açılıyordu. Neyse ki bir profesör McClintock’un potansiyelini keşfetti ve konuyla ilgili daha ileri düzeyde bir seminer dersine kayıt yaptırmasına izin verdi. 1927 yılında doktorasını tamamladı. Ve genetik bilimi üzerine yaptığı geceler boyu süren çalışmalar, bilim dünyasının seyrini başlı başına değiştirmeye yetti.

McClintock’a 1983 yılında Nobel kazandıran en önemli başarısı, 1940’lı yılların sonunda genetik aktarımın keşfi oldu. Mısırı inceleyerek genetik özelliklerin nesiller arasında eski Mendel modelindeki gibi tamamen tahmin edilebilir bir biçimde aktarılmadığını buldu. Daha sonra DNA olarak adlandırılacak olan genetik materyal iplikçilerinin hücrenin içinde hareket ederek farklı renk ve özelliklerin ortaya çıkmasına neden olduğu kuramını geliştirdi.

Genetik bilimin erkek egemen dünyasında McClintock bir köşe taşıydı. Genetic Society’nin ilk kadın başkanı oldu. MacArthur ödülünü kazanan ilk kadınlardan biriydi. Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen üçüncü kadındı.

Günümüz bilim dünyasını, çevremizdeki dünya anlayışımızı değiştiren, zamanının tüm zorlu koşullarına göğüs gererek inandığı şeyden vazgeçmeyen kararlı, hayranlık uyandırıcı ve ilham verici bu yazıya sığmayan tüm kadın bilim insanlarını saygıyla anıyoruz. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun!

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir